DOLAR 44,9347 0%
EURO 52,7368 0.24%
ALTIN 6.836,10-0,12
BITCOIN 35287813.97632%
İstanbul
11°

KAPALI

SABAHA KALAN SÜRE

Ali Bulduk

Ali Bulduk

16 Nisan 2026 Perşembe

Acının Kıyısında İnsanlık Sınavı: Nefret Kusanlara Elveda, Birliğe Merhaba

Acının Kıyısında İnsanlık Sınavı: Nefret Kusanlara Elveda, Birliğe Merhaba
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazen kelimeler boğazımızda düğümlenir, kalem kağıda küser. Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’tan gelen o kara haberler, sadece düştüğü yeri değil, Türkiye’nin dört bir yanındaki her evi, her ocağı yangın yerine çevirdi. Evlatlarımızın o masum gülüşlerine, öğretmenlerimizin kutsal emeğine kastedilen bu karanlık saldırılar karşısında sessiz kalmak, vicdanı rafa kaldırmaktır. Ancak bu acı tablonun yanında, bizi en az saldırı kadar yaralayan başka bir virüsle daha karşı karşıyayız: Sosyal medyanın dehlizlerinde nefret kusan zihniyet.

Klavyelerin Arkasına Saklanan Haysiyet Yoksunları

Toplum olarak birbirimize kenetlenmemiz gereken şu en hassas saatlerde, sosyal medya mecralarında “iyi olmuş” diyebilecek kadar insanlığından sıyrılmış, nefretle beslenen profilleri dehşetle izliyoruz. Bir çocuğun çığlığı üzerinden siyasi ya da ideolojik hınç çıkarmaya çalışan bu haysiyet yoksunları, bilsinler ki ne bu millete ne de bu topraklara aittirler. Kendi karanlıklarında boğulan bu azınlık grup, bizim birliğimizi zedelemek yerine ancak kendi zavallılıklarını tescil ediyorlar. Acı üzerinden prim yapmak, bir trajediden “sevinç payı” çıkarmak en büyük ahlaki çöküştür.

Bizim Safımız Belli: Kalbi Yananların Yanındayız

Geleceğimizi emanet ettiğimiz o fedakar öğretmenlerin, henüz hayat yolculuğunun başında olan o masum öğrencilerin ve şimdi evlat kokusuna hasret kalan ailelerin acısı bizim acımızdır. Bugün taraf tutma günü değil, bugün saf tutma günüdür. Bizim safımız, o yangın yerine dönen okul bahçeleridir; gözü yaşlı anaların dizinin dibidir. Kötülük, sesi ne kadar gür çıkarsa çıksın, sağduyunun ve vicdanın o sakin ama sarsılmaz gücü karşısında her zaman diz çökecektir. Vadi Haber ailesi olarak, bu kirli provokasyonlara karşı set çekiyor; eğitimin ve insan hayatının kutsallığını savunmaya devam ediyoruz.

Karanlık Elbet Dağılacak Kötülük Kazanamayacak

Milletimizin başı sağ olsun. Provokatörlerin, toplumu ayrıştırmak isteyenlerin ve nifak tohumu ekenlerin oyunları, bizim köklü kardeşlik bağlarımıza çarparak un ufak olacaktır. Zor günleri aşmanın tek yolu; öfkeye, nefrete ve kışkırtmalara kapılmadan birbirimize daha sıkı sarılmaktır. Hayatını kaybeden canlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Bu milletin feraseti, o kirli zihniyetlerin gölgesini evlatlarımızın geleceği üzerinden silip atmaya yetecektir. Unutmayın, iyilik ve merhamet bu toprakların özüdür ve öz her zaman galip gelecektir.

Devamını Oku

Tarihin Akışını Değiştiren İrade: Çanakkale Ruhu 111 Yaşında

Tarihin Akışını Değiştiren İrade: Çanakkale Ruhu 111 Yaşında
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün, aradan geçen 111 yıla rağmen kalbimizde ilk günkü kadar canlı, ilk günkü kadar derin bir iz bırakan bir destanın yıl dönümündeyiz. 18 Mart 1915… Bu tarih yalnızca bir askeri zaferin kaydı değildir; bir milletin kaderini yeniden yazdığı, imkânsızın iradeyle mümkün kılındığı bir dönüm noktasıdır. Çanakkale, yokluk içinde var olmanın, tükenişten dirilişe yürüyüşün adıdır.

O gün, dünyanın en güçlü donanmaları Çanakkale Boğazı’nı geçmek üzere harekete geçtiğinde, karşılarında sadece bir ordu değil, bir milletin sarsılmaz inancı vardı. Modern silahlar, çelik zırhlılar ve üstün teknolojiye karşı; yüreğini vatan sevgisiyle kuşanmış Anadolu insanı durdu. Cephanesi sınırlıydı belki ama inancı sonsuzdu. O inanç, denizin derinliklerine gömülen düşman gemileriyle birlikte tarihe bir gerçeği kazıdı: Bu topraklar teslim alınamaz.

Çanakkale’nin en ağır yüklerinden biri ise hiç şüphesiz kaybedilen bir neslin hüznüdür. Daha hayatın baharında olan gençler, sıralarını bırakıp siperlere koştu. Tıbbiyeliler mezun olamadı, liseliler diplomalarını alamadı. Bir millet, geleceğini cephelerde toprağa verdi ama bağımsızlığından vazgeçmedi. Çünkü o gençler, yaşamak için değil; yaşatmak için savaştı.

Bu destanın satır aralarında bir isim özellikle öne çıkar: Mustafa Kemal Atatürk. Onun “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü, yalnızca bir askeri taktik değil, bir milletin kaderini değiştiren bir irade beyanıdır. Anafartalar’da, Conkbayırı’nda yazılan bu direniş; ileride verilecek Kurtuluş Savaşı’nın da ilk kıvılcımı olmuştur.

Bugün bize düşen, Çanakkale’yi sadece anmak değil, anlamaktır. O ruhu sadece törenlerde değil, hayatın her alanında yaşatmaktır. Bilimde, üretimde, teknolojide ve birlik içinde gösterdiğimiz her çaba, aslında o siperlerde verilen mücadelenin bugünkü karşılığıdır.

Çanakkale, geçmişte kalmış bir zafer değil; her neslin yeniden hatırlaması gereken bir bilinçtir. Çünkü o gün kazanılan sadece bir savaş değil, bir milletin onuru ve geleceğidir.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, vatan uğruna can veren tüm kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz. Onların emaneti, bu topraklarda sonsuza dek yaşamaya devam edecektir.

Devamını Oku

Beyaz Hüznün Adı: Sarıkamış Destanı ve Geçmeyen O Sızı

Beyaz Hüznün Adı: Sarıkamış Destanı ve Geçmeyen O Sızı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tarih 22 Aralık 1914’ü gösterdiğinde, Anadolu’nun çocukları sadece düşmanla değil, doğanın en amansız yüzüyle çarpışmak üzere yola çıkmıştı. Sarıkamış, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Türk milletinin kalbinde hâlâ taze bir yara, gözlerinde ise beyaz bir buğu olarak duruyor. Geçmişin o dondurucu soğuğundan bugünün vefalı anısına uzanan bu yolculuk, bir yenilginin değil, eşsiz bir fedakarlığın öyküsüdür.

Tarihin En Zorlu Sınavı: Allahuekber Dağları

Bundan tam 111 yıl önce, Enver Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kars ve Ardahan’ı Rus işgalinden kurtarmak amacıyla harekete geçmişti. Yazlık elbiseleri, çarıkları ve kısıtlı erzaklarıyla Mehmetçik, eksi 40 dereceye varan soğukta Allahuekber Dağları’nı aşmaya çalıştı. Ancak tarih, o gün stratejilerin değil, tabiatın hükmünü yazdı. Binlerce vatan evladı, tek bir kurşun bile sıkamadan kardan kefenlerine bürünerek şehadet şerbetini içti. Sarıkamış, tarihe “beyaz ölüm” olarak kazınan büyük bir trajedinin sahnesi oldu.

Sadece Bir Askeri Harekat Değil Bir İman Meselesi

Sarıkamış’ı sadece askeri hatalar veya soğuk hava üzerinden okumak, o ruhu eksik anlamak demektir. Oradaki her bir nefer, vatan topraklarının bir karışını dahi bırakmamak adına, son nefesine kadar yürüyeceğini biliyordu. Donarak can veren askerlerin birbirine sarılmış naaşları, bu toprakların bedelinin ne kadar ağır ödendiğinin en somut kanıtıdır. Geçmişten devraldığımız bu miras, bugün bizlere bağımsızlığın ve vatan sevgisinin sadece sözle değil, canla ödendiğini hatırlatıyor.

Unutulan Sessizlikten Milli Bilince Dönüş

Uzun yıllar boyunca Sarıkamış, bir sessizliğe ve hüzünlü bir hatıraya gömülmüştü. Ancak son yıllarda yapılan anma törenleri, “Türkiye Şehitleriyle Yürüyor” etkinlikleri ve gençlerimizin o dağlara olan akını, bu bilincin yeniden uyandığını gösteriyor. Bugün Sarıkamış, sadece hüzünle anılan bir yer değil; aynı zamanda birlik ve beraberliğimizin çimentosu haline geldi. Kar altında yatan binlerce isimsiz kahraman, bugün ay yıldızlı bayrağın altında huzurla uyuyan milyonlara rehberlik ediyor.

Emanete Sahip Çıkmak: Şehitlerimizin İzinde

Geçmişten bugüne taşınan en büyük ders, Sarıkamış ruhunu diri tutmaktır. O günün imkansızlıkları içinde “vatan sağ olsun” diyerek duranları, bugünün müreffeh Türkiye’sinde unutmamak boynumuzun borcudur. Her yıl aralık ayında Kars’ın o ayazında yürüyen binlerce genç, aslında sadece fiziksel bir yürüyüş yapmıyor; şehitlerinin mirasına, acısına ve imanına ortak oluyor. Sarıkamış, bizlere zorluklar karşısında yılmamayı, imkansızı zorlamayı ve en önemlisi vatanın kutsallığını her an haykırıyor.

Devamını Oku

Sessizliğin Bedeli: İnsan Hakları İhlalleri Karşısında Vicdanımızın Sınavı

Sessizliğin Bedeli: İnsan Hakları İhlalleri Karşısında Vicdanımızın Sınavı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her yıl 10 Aralık geldiğinde, tüm dünya “İnsan Hakları Günü”nü kutladığını ilan eder. Oysa bu tarih, bir kutlamadan çok, insanlığın evrensel vicdanına bir ayna tutma zorunluluğunu beraberinde getirir. 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kağıt üzerindeki vaatleri ne kadar yüceyse, bu vaatlerin sahada karşılaştığı gerçeklik o denli acıdır.

Beyanname, her bireyin özgür, onurlu ve eşit doğduğunu söyler. Ama bugün dünyada, milyonlarca insan savaşların, göçün, yoksulluğun ve adaletsizliğin pençesinde bu haklarından mahrum yaşıyor. Yaşananlar, bize bu büyük sözleşmenin sadece bir ideal değil, sürekli ihlal edilen bir ‘söz’ olduğunu gösteriyor.

 Kağıt Üzerindeki Haklar ve Sahadaki Gerçekler

Bugün, sadece uzak coğrafyalarda değil, yanı başımızda dahi, yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı gibi en temel insan haklarının tehdit altında olduğunu görüyoruz. Adaletin tecelli etmesi gereken yerde çifte standartlar hüküm sürüyor. Siyasi, etnik veya dini kimlikler, ne yazık ki bazı coğrafyalarda hâlâ bir ölüm fermanı olarak görülebiliyor.

İnsan haklarının en büyük düşmanı, sadece hakları çiğneyenler değildir. Asıl düşman, ihlaller karşısında sesini kısmayı, gözünü kapatmayı ve vicdanını rahatlatmayı tercih eden kitlesel sessizliktir. Hakları ihlal edilenlere kayıtsız kalmak, o ihlalin ortağı olmaktır.

 Unutmayalım: İnsan Hakları ‘Sen’ İle Başlar

İnsan hakları, devletlerin veya uluslararası örgütlerin lütfu değildir; her bireyin doğuştan gelen vazgeçilmezleridir. Bu hakları savunmak da, büyük kurumlara bırakılamayacak kadar önemli bir kişisel sorumluluktur.

Daha adil, daha eşit ve daha insancıl bir dünya kurmak istiyorsak, 10 Aralık’ı bir tebrikleşme ritüeli olmaktan çıkarıp, Beyanname’deki maddelerin günlük hayatımızda ne kadar uygulandığını sorguladığımız bir vicdan muhasebesi gününe dönüştürmeliyiz. İnsan hakları mücadelesi, ne zaman ki “onlar” için değil, “benim ve benim gibi herkes için” demeye başlarsak, işte o zaman gerçek anlamına ulaşacaktır.

Devamını Oku

Kalem Tutan Ellere Sonsuz Minnet

Kalem Tutan Ellere Sonsuz Minnet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her yıl 24 Kasım geldiğinde, takvimlerdeki sıradan bir günün ötesinde, bir milletin geleceğe uzanan en güçlü köprüsünü kutlarız: Öğretmenler Günü. Bu özel gün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını kabul ettiği tarihin coşkusunu taşır. Ancak bu kutlama, sadece bir unvanın yad edilmesi değil; aynı zamanda hayatlarımıza dokunan, zihinlerimizi aydınlatan tüm sessiz kahramanlara duyduğumuz sonsuz minnetin bir ifadesidir.

Öğretmen, sadece müfredatı aktaran, not defterini tutan kişi değildir. Öğretmen; soğuk bir kış sabahında erken kalkan, bir çocuğun gözündeki parıltıyı hiç sönmeyecek bir ateşe dönüştüren, en zor anında bile kapısını çaldığınızda size yol gösteren bir bilge fenerdir. Onlar, tohumun toprağa düştüğünde filizleneceğine dair inancı aşılayan, karakter inşa eden ustalardır.

 Karanlığı Dağıtan Işık: Emek ve Fedakârlık

Bugün öğretmenlerimizden bahsederken, onların ne denli büyük bir fedakârlık gösterdiğini unutmamalıyız. Onlar, en ücra köylerden metropollerin kalabalık sınıflarına kadar, kimi zaman imkânsızlıklarla boğuşarak görevlerini sürdürürler. Bir doktorun hata yapma lüksü sadece bir hayatı, bir öğretmenin hata yapma lüksü ise bir neslin geleceğini etkileyebilir. Bu ağır sorumluluğun bilinciyle, sadece bilgi değil; ahlak, vicdan ve eleştirel düşünme yeteneği de öğretirler.

Bir öğretmen, öğrencisinin başarısıyla gururlanır, düşüşünde destek olur, yanlışında sabırla doğruyu gösterir. Onların sınıfları, bir laboratuvardır; burada sadece kimyasal tepkimeler değil, aynı zamanda insanî değerler de oluşur. Onların varlığı, toplumsal kutuplaşmanın arttığı, bilgi kirliliğinin zirveye çıktığı modern çağda, sağlam bir duruşun ve doğru rehberliğin ne kadar hayati olduğunu bizlere hatırlatır.

 En Büyük Hediye: Saygı ve Değer Bilmek

Öğretmenlerimize verebileceğimiz en büyük hediye, pahalı armağanlar değil, onların emeklerinin değerini bilmektir. Bir öğrencinin hayata atılırken hatırladığı o teşvik edici söz, bir ebeveynin gösterdiği saygı, onlara verilen değeri en iyi yansıtan eylemlerdir. Unutmayalım ki, bir milletin kaderi, kürsülerde değil, o sıralarda oturup gelecek hayali kuran çocukların elindedir ve o elleri şekillendiren de öğretmenlerdir.

Başöğretmenimizin dediği gibi: “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”

Bugün, o eseri sabırla, aşkla ve inançla inşa eden tüm öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyor; başta şehit öğretmenlerimiz olmak üzere, ebediyete intikal etmiş tüm öğretmenlerimizi rahmetle anıyoruz.

Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun!

Devamını Oku