22 Aralık 2025 Pazartesi
Samsunspor’un 20 Ocak Anması Yapay Zeka Destekli Filmle Paylaşıldı
Beyaz Hüznün Adı: Sarıkamış Destanı ve Geçmeyen O Sızı
Bella Hadid’den Moda Dünyasını Sarsan Çıkış
Kuzey Kore’den Dünyaya Gözdağı: Füze ve Mühimmat Üretimi Artıyor
Tarih 22 Aralık 1914’ü gösterdiğinde, Anadolu’nun çocukları sadece düşmanla değil, doğanın en amansız yüzüyle çarpışmak üzere yola çıkmıştı. Sarıkamış, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Türk milletinin kalbinde hâlâ taze bir yara, gözlerinde ise beyaz bir buğu olarak duruyor. Geçmişin o dondurucu soğuğundan bugünün vefalı anısına uzanan bu yolculuk, bir yenilginin değil, eşsiz bir fedakarlığın öyküsüdür.
Bundan tam 111 yıl önce, Enver Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kars ve Ardahan’ı Rus işgalinden kurtarmak amacıyla harekete geçmişti. Yazlık elbiseleri, çarıkları ve kısıtlı erzaklarıyla Mehmetçik, eksi 40 dereceye varan soğukta Allahuekber Dağları’nı aşmaya çalıştı. Ancak tarih, o gün stratejilerin değil, tabiatın hükmünü yazdı. Binlerce vatan evladı, tek bir kurşun bile sıkamadan kardan kefenlerine bürünerek şehadet şerbetini içti. Sarıkamış, tarihe “beyaz ölüm” olarak kazınan büyük bir trajedinin sahnesi oldu.
Sarıkamış’ı sadece askeri hatalar veya soğuk hava üzerinden okumak, o ruhu eksik anlamak demektir. Oradaki her bir nefer, vatan topraklarının bir karışını dahi bırakmamak adına, son nefesine kadar yürüyeceğini biliyordu. Donarak can veren askerlerin birbirine sarılmış naaşları, bu toprakların bedelinin ne kadar ağır ödendiğinin en somut kanıtıdır. Geçmişten devraldığımız bu miras, bugün bizlere bağımsızlığın ve vatan sevgisinin sadece sözle değil, canla ödendiğini hatırlatıyor.
Uzun yıllar boyunca Sarıkamış, bir sessizliğe ve hüzünlü bir hatıraya gömülmüştü. Ancak son yıllarda yapılan anma törenleri, “Türkiye Şehitleriyle Yürüyor” etkinlikleri ve gençlerimizin o dağlara olan akını, bu bilincin yeniden uyandığını gösteriyor. Bugün Sarıkamış, sadece hüzünle anılan bir yer değil; aynı zamanda birlik ve beraberliğimizin çimentosu haline geldi. Kar altında yatan binlerce isimsiz kahraman, bugün ay yıldızlı bayrağın altında huzurla uyuyan milyonlara rehberlik ediyor.
Geçmişten bugüne taşınan en büyük ders, Sarıkamış ruhunu diri tutmaktır. O günün imkansızlıkları içinde “vatan sağ olsun” diyerek duranları, bugünün müreffeh Türkiye’sinde unutmamak boynumuzun borcudur. Her yıl aralık ayında Kars’ın o ayazında yürüyen binlerce genç, aslında sadece fiziksel bir yürüyüş yapmıyor; şehitlerinin mirasına, acısına ve imanına ortak oluyor. Sarıkamış, bizlere zorluklar karşısında yılmamayı, imkansızı zorlamayı ve en önemlisi vatanın kutsallığını her an haykırıyor.
Her yıl 10 Aralık geldiğinde, tüm dünya “İnsan Hakları Günü”nü kutladığını ilan eder. Oysa bu tarih, bir kutlamadan çok, insanlığın evrensel vicdanına bir ayna tutma zorunluluğunu beraberinde getirir. 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kağıt üzerindeki vaatleri ne kadar yüceyse, bu vaatlerin sahada karşılaştığı gerçeklik o denli acıdır.
Beyanname, her bireyin özgür, onurlu ve eşit doğduğunu söyler. Ama bugün dünyada, milyonlarca insan savaşların, göçün, yoksulluğun ve adaletsizliğin pençesinde bu haklarından mahrum yaşıyor. Yaşananlar, bize bu büyük sözleşmenin sadece bir ideal değil, sürekli ihlal edilen bir ‘söz’ olduğunu gösteriyor.
Bugün, sadece uzak coğrafyalarda değil, yanı başımızda dahi, yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı gibi en temel insan haklarının tehdit altında olduğunu görüyoruz. Adaletin tecelli etmesi gereken yerde çifte standartlar hüküm sürüyor. Siyasi, etnik veya dini kimlikler, ne yazık ki bazı coğrafyalarda hâlâ bir ölüm fermanı olarak görülebiliyor.
İnsan haklarının en büyük düşmanı, sadece hakları çiğneyenler değildir. Asıl düşman, ihlaller karşısında sesini kısmayı, gözünü kapatmayı ve vicdanını rahatlatmayı tercih eden kitlesel sessizliktir. Hakları ihlal edilenlere kayıtsız kalmak, o ihlalin ortağı olmaktır.
İnsan hakları, devletlerin veya uluslararası örgütlerin lütfu değildir; her bireyin doğuştan gelen vazgeçilmezleridir. Bu hakları savunmak da, büyük kurumlara bırakılamayacak kadar önemli bir kişisel sorumluluktur.
Daha adil, daha eşit ve daha insancıl bir dünya kurmak istiyorsak, 10 Aralık’ı bir tebrikleşme ritüeli olmaktan çıkarıp, Beyanname’deki maddelerin günlük hayatımızda ne kadar uygulandığını sorguladığımız bir vicdan muhasebesi gününe dönüştürmeliyiz. İnsan hakları mücadelesi, ne zaman ki “onlar” için değil, “benim ve benim gibi herkes için” demeye başlarsak, işte o zaman gerçek anlamına ulaşacaktır.
Her yıl 24 Kasım geldiğinde, takvimlerdeki sıradan bir günün ötesinde, bir milletin geleceğe uzanan en güçlü köprüsünü kutlarız: Öğretmenler Günü. Bu özel gün, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını kabul ettiği tarihin coşkusunu taşır. Ancak bu kutlama, sadece bir unvanın yad edilmesi değil; aynı zamanda hayatlarımıza dokunan, zihinlerimizi aydınlatan tüm sessiz kahramanlara duyduğumuz sonsuz minnetin bir ifadesidir.
Öğretmen, sadece müfredatı aktaran, not defterini tutan kişi değildir. Öğretmen; soğuk bir kış sabahında erken kalkan, bir çocuğun gözündeki parıltıyı hiç sönmeyecek bir ateşe dönüştüren, en zor anında bile kapısını çaldığınızda size yol gösteren bir bilge fenerdir. Onlar, tohumun toprağa düştüğünde filizleneceğine dair inancı aşılayan, karakter inşa eden ustalardır.
Bugün öğretmenlerimizden bahsederken, onların ne denli büyük bir fedakârlık gösterdiğini unutmamalıyız. Onlar, en ücra köylerden metropollerin kalabalık sınıflarına kadar, kimi zaman imkânsızlıklarla boğuşarak görevlerini sürdürürler. Bir doktorun hata yapma lüksü sadece bir hayatı, bir öğretmenin hata yapma lüksü ise bir neslin geleceğini etkileyebilir. Bu ağır sorumluluğun bilinciyle, sadece bilgi değil; ahlak, vicdan ve eleştirel düşünme yeteneği de öğretirler.
Bir öğretmen, öğrencisinin başarısıyla gururlanır, düşüşünde destek olur, yanlışında sabırla doğruyu gösterir. Onların sınıfları, bir laboratuvardır; burada sadece kimyasal tepkimeler değil, aynı zamanda insanî değerler de oluşur. Onların varlığı, toplumsal kutuplaşmanın arttığı, bilgi kirliliğinin zirveye çıktığı modern çağda, sağlam bir duruşun ve doğru rehberliğin ne kadar hayati olduğunu bizlere hatırlatır.
Öğretmenlerimize verebileceğimiz en büyük hediye, pahalı armağanlar değil, onların emeklerinin değerini bilmektir. Bir öğrencinin hayata atılırken hatırladığı o teşvik edici söz, bir ebeveynin gösterdiği saygı, onlara verilen değeri en iyi yansıtan eylemlerdir. Unutmayalım ki, bir milletin kaderi, kürsülerde değil, o sıralarda oturup gelecek hayali kuran çocukların elindedir ve o elleri şekillendiren de öğretmenlerdir.
Başöğretmenimizin dediği gibi: “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
Bugün, o eseri sabırla, aşkla ve inançla inşa eden tüm öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyor; başta şehit öğretmenlerimiz olmak üzere, ebediyete intikal etmiş tüm öğretmenlerimizi rahmetle anıyoruz.
Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun!
Şebinkarahisar Belediye Başkanı Ömer Şentürk, Trabzon’da düzenlenen Yerel Yönetimler Başkanlığı Bölge Toplantısı‘na katılarak önemli istişarelerde bulundu. Bölgedeki yerel yönetim stratejilerinin ve iş birliği imkanlarının görüşüldüğü toplantı, Şebinkarahisar’ın gelecekteki projeleri için de önemli bir platform oluşturdu.
Toplantı sonrası açıklamalarda bulunan Başkan Şentürk, yönetim anlayışlarının temelini oluşturan prensipleri yineledi.
Şebinkarahisar belediyecilik yaklaşımının merkezinde istişare ve ortak aklın yer aldığını belirten Şentürk:
“Milletle bütünleşen belediyecilik anlayışıyla; şehrimizin geleceğini şekillendiren her adımda istişareye, ortak akla ve birlik ruhuna önem veriyoruz.”

Başkan Şentürk, hizmet yolunda gösterdikleri kararlılığın altını çizerek, milletin güvenine layık olma gayretiyle çalışmaya devam edeceklerini söyledi. Bölge toplantısından elde edilen verilerin, Şebinkarahisar’ın gelişim süreçlerine katkı sağlaması bekleniyor.
Bu tür bölgesel toplantılar, yerel yönetimlerin deneyim paylaşımı ve merkezi yönetimle koordinasyonu açısından büyük önem taşıyor.
Son birkaç yılda, hayatımızın her köşesine sessizce sızan bir teknoloji var: Yapay Zekâ (YZ). Bir zamanlar sadece bilim kurgu filmlerinin konusu olan bu olgu, artık e-postalarımızı özetliyor, haber metinlerimizi düzenliyor ve hatta saniyeler içinde benzersiz görseller üretiyor.
Peki, bu yeni teknolojiye nasıl bakmalıyız? Birçoğumuzun zihninde iki temel duygu çarpışıyor: büyük bir hayranlık ve derin bir kaygı.
Yapay zekâ, insanlık tarihinde yeni bir dönüm noktasını temsil ediyor. Matbaa nasıl bilgiyi demokratikleştirdiyse, YZ de üretimi ve verimliliği demokratikleştiriyor. Sıkıcı, tekrara dayalı görevler saniyeler içinde hallediliyor; bilim insanları karmaşık verileri daha önce hiç olmadığı kadar hızlı analiz edebiliyor. Bir gazeteci için uzun bir metnin özetini çıkarmak, bir tasarımcı için ilk fikir taslağını oluşturmak artık bir dakikalık iş. YZ bu yönüyle yeni bir ateş, elimizi yakma potansiyeli olsa da bizi aydınlatacak ve ısıtacak bir güç.
Ancak kaygı da yersiz değil. Eğer bir YZ, bir köşe yazarının stilini taklit edebilir, bir yazılımcının kodunu yazabilir hale geldiyse, bizim değerimiz nerede başlıyor?
Tartışmanın merkezinde ‘yaratıcılık’ kavramı yer alıyor. YZ muazzam miktarda veriyi işleyerek, istatistiksel olarak en iyi sonucu veya en ilginç kombinasyonu üretebilir. Ancak YZ’nin ürettiği her şey, sonuçta geçmişte üretilmiş verilerin bir yansımasıdır.
Peki YZ, şu üç şeyi yapabilir mi?
Duygusal Rezonans: Bir olayı sadece mantıkla değil, empati ile anlatabilir mi? Toplumsal bir acıya, kişisel bir kayba veya neşeye gerçekten hissederek tepki verebilir mi?
Etik ve Vicdan: İki etik değeri çatıştığı bir durumda, sadece optimizasyon değil, vicdan ile karar verebilir mi?
Rastgele Büyük Sıçrama: Mevcut tüm veriye rağmen, tamamen beklenmedik, kültürel bir değişimi tetikleyecek o çılgın fikri ortaya atabilir mi?
Bugün için cevap “Hayır.” YZ, mevcut desenleri mükemmelleştiren bir araçtır. İnsan ise, deseni kırandır.
Yapay zekâ çağı, insanı üretkenlikten çok rehberliğe ve sorgulamaya yöneltmelidir. Artık önemli olan, en hızlı cevabı bulmak değil, doğru soruyu sormaktır.
Hangi veriyi kullanacağını, hangi yönde ilerleyeceğini ve ürettiği çıktıyı hangi etik süzgeçten geçireceğini belirleyen yine insan aklıdır. YZ’nin hızına kapılıp gitmek yerine, onun bize kazandırdığı zamanı, asıl insanî değerlerimize—eleştirel düşünceye, sanata, felsefeye ve birbirimizle kurduğumuz ilişkilere—ayırmalıyız.
Yapay zekâyı bir rakip değil, zihnimizin bir uzantısı olarak kabul ettiğimizde, bu yeni çağ sadece teknolojik bir sıçrama değil, aynı zamanda insan ruhunun derinleştiği bir dönem olacaktır.
Unutmayalım: YZ bize dünyayı nasıl işleteceğimizi gösterebilir; ancak ona neden yaşadığımızı söylemek, hala bizim görevimizdir.
Saygılarımla,
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.